30 Mayıs 2007

aşk deliliktir...


"Aşk bir deliliktir.. ama öyle az bulanan bir delilik ki sırf bu yüzden bile antika değerinde bir mucizeye dönüşüyor gözümüzde. bir insanın yaşamı süresince gerçekten aşık olabileceği birine rastlaması ne kadar ender bir ihtimal, düşünsene... bir kere o insanın tenini, kokusunu, dokusunu beğeneceksin, saçını, dişlerini, ayaklarını ve tırnaklarını seveceksin, ses tonunu, ter kokusunu, sivilce ve benlerini kabulleneceksin. sonra giyinişi, fıkraları, kahkahaları, bakışları ve yürüyüşü sana batmayacak. dünya görüşü, sanat anlayışı, alt ve üst kültürü canını sıkmayacak...

birini sevmek için ne çok konuda en azından rahatsız olmamak gerekiyor ve birine aşık olmamız için ne derin beklentilerde hayal kırıklığına düşmememiz gerekiyor.

diyelim ki böyle biri var, var da bu sefer de bu özelliklere sahip o birine milyonlarca insan arasında rastlama ihtimalinin en kadar düşük olduğunu bir hesaplasana... çoğu kez insanlar aslında birlikte yaramazlık yapacak, beraber bir ortak dil geliştirecek, yan yana eğlenecek, dinlenecek ve haz alarak sevişecekleri 'o biri' ne hiç raslayamadan ölüp gidiyorlar.

bu yüzden göze almalıyız belkide... belki bir daha böyle bir şansımız olmayacak, olamayacak, kimbilir?...."


buket uzuner'in kitabından bir alıntı...

25 Mayıs 2007


Aşk!.. iki kişilik isyan

Aşk bir barışma yöntemidir. Karşısındakini anlayacak duru zihin hali ve cesaret ister. En deli aşkta bile iki kişilik bir denge kurma çabası gizlidir. Toplumun gerdiği ipin üstüne çıkmışsın; aşağıda kalabalık, bağırıyor, çağırıyor, karşı çıkıyor. Kimi yuhalıyor, ipin gerildiği direkleri sallayanlar bile var.

Birbirine doğru yürüyen iki sevgilinin dengelerini bozup, ayaklarını kaydırmak, aşktan aşağıya düşüp sakatlansınlar hatta ölsünler diye aşk telinde denge uzmanlığına çıkanlara yapılmadık bırakılmaz.

Ateş püskürtülür, taş atılır, laf atılır. Bütün ışıklar söndürülür, karanlıkta aşktan aşağıya yuvarlansınlar diye... Altlarında ağ varsa, güvenliklerini kaybetsinler diye, onun da ipleri kesilir. Bütün engellemelere rağmen aşk cambazları çıktıkları ipte birbirlerine doğru ilerleyip, kavuşmaya, sarılıp koklaşmaya çalışırlar. Tehlikeli işe soyunmuşlardır.

Kavuşup birbirlerine sarıldıktan sonra da engellemeler sürer. Zeki değillerse, kendini sevgiliye adamanın yöntemlerini keşfedemiyorlarsa, yaratıcı bir zihin haliyle her gün kendilerine, yaşama, aşka yeniden başlayamıyorlarsa dengeyi kendileri de bozar. Kimi yuvarlanır, gergin ipin üstünden aşağıya, kafası gözü patlar. Ruhu parçalanır; kalabalığın arasında aşk sakatı olarak dolaşmaya başlar. Yukardakilerin dengesini bozmaya çalışanlara katılır.

Bağırır, çağırır, yukarıda tek başına ipin üstünde kalan kıymetlisine laf atar, taş atar, ateş püskürtür. O da tepe aşağı yuvarlansın, dengeyi kaybetsin ister. Kimi yeniden merdivenlerden ipe çıkıp denge uzmanlığını aşk dedikleri ip cambazlığını, trapez ustalığını baştan keşfetmeyi, becermeyi dener. Bir daha ipe çıkıp sevgiliye doğru yürüyüp dengeyi kurmayı dener.

Emek vererek yare kavuşabilmek için bütün gücünü kullanarak aşk cambazlığına soyunur yeni baştan... Bazıları aşağıda kalır, kendisi gibi ipten düşmüş aşkın sakatladığı birini arar. Kimi de hiçbir zaman ipe çıkmaya cesaret gösterememiş birini bulup, çılgın kalabalığa meydan okumanın gereksiz olduğuna kendini ve karşısındakini ikna edip, tehlikesi olmayan yer taklaları atıp, çember çevirip, top atıp tutarak sıradanlığın kuştüyü yataklarına serilir.

Kalabalığa meydan okuyup, onların adam yeme, aşıkları ipten, trapezden düşürme ayinlerinden korkmayanlar, özgürlüğün sırrıyla yüz yüze gelirler... Evet aşk cesaret istiyor. Önünü kesenlere baş kaldıracak cesaret... Aşka gönüllerini kaptıranlar, kopacak kıyamete aldırmadan aşağıdakilerin kopardığı gürültüye kulak asmadan dengelerine hayran kalınsın diye ipe, trapeze çıkıp birbirlerine doğru yürüyerek, sallanarak meydan okurlar boşluğa...

Meydan okurlar bütün tehlikelere, sıradanlıklara. .. Eşlerine güvenip boşluğa bırakıyorlar kendilerini trapezden... Boşlukta eller buluşuyor, birbirlerini yakalıyorlar. Aşağıdakiler bağırsa da çağırsa da boşluğa meydan okuma hayranlık uyandırıyor. Alkışlar yükseliyor.

Bazen partnerinle dengeyi sağlayamayabilirsin ya da kendini ona doğru fırlatırsın tutamaz ya da sen onu yakalayamazsı n. Boşluğa meydan okumaya çalışanlar, böyle sonları da bilir.

Ama hepimiz bile bile çıkmaz mıyız, aşkın tehlikeli yüksekliklerine? Bu bilinç hali değil mi aşkı vazgeçilmez kılan? Bu bilinmezlik değil mi, insanın ellerini uzatıp karşısındakini yakalamak için kendini boşluğa fırlatmasını sağlayan? Evet aşk iki kişilik bir meydan okumadır.

Ali Poyrazoglu
__._,_.___

16 Mayıs 2007


işte böylesi zamanlarda sadece kendi kendime konuşabilip sana yazıyorum,
bi tek sen dinliyorsun beni
ne nazlı
ne kaprisli demeden
ne kızıyorsun
ne bir yorum yapıyorsun
o yüzden sana yazıyorum
başka kimsem yok ki....

yanlızlık

hayatın kalemiydi kan kırmızı rengi
etrafa mürekkebi sıçrarken iç sızısı karartır gün ışığını
tek başına kaldığın, nefes alamadığın, burkulduğun, kırıldığın, anlamadığın
anlatamadığın kimi zamanda anlatmakdan yorulduğun
ve kırdığın
hayatın kalemiydi kan kırmızı rengi

oysa yaşanası değilmiydi hayat
doyasıya
canının istediği gibi
hiç birşeye üzülmeden
kaygısızca
gülümseyerek yaşamakdı hep hayalim
gülümseterek yaşadıklarımı

şimdi bir çemberin içinde dönüyor yaşam
yolun sonunu bulamadığım
içine ne bir nokta koyabilip
ne bir virgül çıkartabildiğim
her dayanamayış çığlığımla başımı daha da döndüren
midemi ağrıtan kimi zaman
içimi yakan
bir dönüş çemberin içinde yaşam...

etrafıma baktığımda renkleri göremez oluyorum böyle anlarda
tek renk oluyor hayat
tek çizgi ama doğrusu olmayan
adaleti eksik
kuralları düzensiz
sonsuz ve beklentisiz
en kötüsü tek başıma
tek bir omuz yok etrafımda...
oysa canım yanıyor
diyemiyorum susuyorum
diyebildiğimde dinlenmiyorum
bir el istiyorum ellerimi tutsun o anda
bir omuz istiyorum sormasın nedenini ağlayayım yanında
işte en kötüsü tek başıma
tek bir omuz yok etrafımda.....

nedensiz bunalımlar bunlar, can kayıpları, hastalıklar yanında
büyük dertler değil
büyük acılar değil
belki
ama durduramadığın noktada tükeniş hissini yaşadığın en küçük keder bile
böyle başını döndürüyor insana
böyle tutmaz oluyor ayakları
böyle görmez oluyor gözleri
böyle acıyor yüreği
ve bir destek arıyor iyi ol diyecek
sadece iyi ol sen diyecek bir tek söz arıyor yürek
işte en kötüsü tek başıma
bir tek omuz yok etrafımda....

hep mutluluğun peşindek koştuk hayatta
her nerde yakalayacağımızı düşündüysek orda bulduk kendimizi
attık ateşlerin ortasına uğruna
kimi zaman güldü yüzümüz
kim zaman soldu
tek başına mutluluk var mıydı acaba?
yetebilir miydi insan kendine yanlızca..
bir omuz olmadan da mutlu olunurmuy du ?

işte en kötüsü tek başıma
bir tek omuz yok etrafımda...


9 Mayıs 2007

seni anlatmamı isteseler


Benden, seni anlatmamı isteselerdi, bir yürek anlatırdım içimde koskocaman bir dünya, dünyada kocaman bir fener ve sevgi yolu aydınlatan.

Deselerdi yaz onu;
yazardım en güzel şiirleri dilsiz istekleri dipsiz kuyu sarınçlarında yuvarlanan aşkları. Yazardım parmaklarım morarıncaya kadar yazardım, yüreğim yorulup duruluncaya kadar.

Deselerdi çiz onu;
çizerdim dünyayı, dünya her tarafı yediveren gülleri yedi renk açan, en mevsimsiz çiçeklerin açtığı nakışlı oyalı özenli bir dünya ve korkardım kendi çizdiğim dünyaya dokunmaya, korkardım çiçeklerin yaprakların solmasından.

Deselerdi kim O?
O derdim;
Beni sabahlara kadar kendisini düşünmek zorunda bırakan. O konuşsa yüreğindeki allı tebessümlerde kaybolurdum, konuşsa yanmadan yıkılmadan söndürürdü beni derdim. O;ki benim başımı döndüren, görmediğim kadar özlediğim, özlediğim kadar dokunamadığım...

Ve O derdim;
Yaşayıpta yitirdiğim değil yaşadıkça bilmek istediğim, konuşmasını beklediğim,hasretlendiğim, hasreti ile eridiğim, yanımda iken bile özlediğim, gittiği yolu kıskandığım, aydınlık günlerimi aradığım.

O derdim...

kıyamadığım...


Gün, eteklerini toplayıp şehrimi terk ederken , ben gecenin karanlığını aydınlatacak gözlerine yalınayak koşuyorum. Şehrimin bozkırlarında filizlenen iğde dallarını toplayıp avuçlarından mutluluklarını içmeye geliyorum. Akşam kızıllığı düşerken okyanuslara, seni hayal ediyorum bulutların avuçlarında. Sana gelirken ayaklarıma batan dikenleri toplayıp " yanakların " diye yüreğinden öpüyorum onları. Seni fısıldıyorum çiçeklerin yüreklerine. Susamış çardak kuşlarına avuç içlerimde biriktirdiğim gözyaşlarını sunuyorum. Dualarını alıyorum nice yetim kuşların. Sana kavuşmanın heyecanında alnımdan terler akıyor toprağın dudaklarına..İliklerim titriyor gözlerini solurken ... Kanımda tarif edemediğim telaş anaforları. Dilimde mutluluk yağmurlarında bestelenmiş sevda türküleri. Ellerimde dalından yeni koparılmış bir nefeslik çiğdemler. Gözlerinde geceyi emzirmeye geliyorum. Ve dizlerinde göz kapaklarımı dinlendirmeye geliyorum.

Gözlerindeki Cennetin zemzem kokan sularında delicesine kulaç atmaya geliyorum. Güneş karanlıkları elerken avuçlarında sana yağmaya geliyorum. Yağmurun ıslaklığını giyinip üzerime dudaklarındaki vuslatı öpmeye geliyorum. Gelirken uçurumlara hayallerimden köprüler kuruyorum. Çiğ tanesi ıslaklığındaki kirpiklerine uzanıp güneşi senin yüreğinde karşılamak istiyorum. Geldiğimde” hayalen “ kollarına sarılıp varlığını soluyacağım. Göğündeki beyaz bulutlarla yıkayacağım hasretinde küllenen dudaklarımı.

Çatısız hayallerimde bedenimi senin gözlerine kapatıp sabah ezanı okunmadan göz kapaklarından güneşe selam durmalıyım. Gece, güne yenik düşmeden ben uykuya dalmış kardelenleri uyandırmalıyım. Ve tenini gül kokulu yağmurlar yıkarken , ben kırgın düşlerimi göğsüne yaslayıp senin avuçlarında mutlulukları kana kana içmeliyim. Sana küçük ellerimden gecenin karanlığında nice hayali yıldızlar çizmeliyim. Güllerle yıkanmış saçlarının kokusuyla ılık meltemleri kıskandırmalıyım. Rüzgar, yavru ceylanları üşütmeden ben utangaç yanaklarından toprağa bir cemre misali yuvarlanmalıyım.

Her soluk aldığında dalgaların kıyıları dövdüğü zamanlardan kalma kırık uçurtmalarımı toplayıp yeni fideler ekiyorum ezik gül bahçelerine. Goncalar düşerken yüzün coğrafyasına, ben kuytu köşelerde ay teninin kokusunu soluyorum. Küçük ellerimle bakır tenli bulutların yüreğine “gözlerini “ çiziyorum. Bu gece “ gözlerindeki Cenneti “ soluyup sabah güneşini senin yanında karşılamak istiyorum. Sonra varlığının sıcaklığına uyanıp senin avuçlarından mavi semaya kanatlanmalıyım. Yüzünün ince çizgilerinden kayıp güneşin eteklerine koşmalıyım. Pencerene gün doğmadan yüreğimle alnına baharları , dudaklarımla gözlerine yıldızları bırakıp engin okyanuslara koşmalıyım.

Geldiğimde yüreğimin sıcaklığını hissetmeyeceksin. Göz kapakların hulyalara dalarken ben yatağına gülleri serpiştireceğim. Usulca saçlarını tokasından çözüp yıldızları işleyeceğim saç tellerine. Yumduğun avuç içlerini sen fark etmeden açıp ince çizgilerine yaslanıp mutlulukları soluyacağım. Kurumuş dudaklarına gözlerimin ıslak nemini bırakıp ayak uçlarına taze papatyaları sereceğim. Ve kuşluk vakti, dudaklarımla usulca yüreğini öpüp pencerenden güvercinin ayak uçlarına tutunup şehrime döneceğim. Sabah uyandığında gözlerinin sevdaya gülümsediğini fark edeceksin. Güneşin, bu sabah tenini bir başka ısıttığını ve hoyrat rüzgarın dağınık saçlarını usulca taradığını hissedeceksin. Suskun duvarlar dile gelip kulağına “ sevda “ türkülerini fısıldayacaklar. Ve bu sabah ekmeğin kokusu bir başka olacak. Rüzgarın, koynuna baharları doldurduğunu ve omuzlarında nice yetim kuşların soluduğunu fark edeceksin. Avuç içlerinin anlamsız terlediğini ve dudaklarının sebebsiz titrediğini hissedeceksin. Penceredeki boynu bükük ciceklerin sana seslendiğini duyar gibi olacaksın. Ve en sonunda aynaya gülümsediğinde beyaz peçeteye yazılı şu notu okuyacaksın ;

“ Gül yüreklim ;
Bu gece, yüreğine uzanıp sabaha kadar ılık nefesinde gezindim durdum.Kah kirpiklerinde rüzgarları kovaladım kah avuç içlerinde yavru keklikleri uyandırdım. Dizlerine başımı yaslayıp sabaha kadar her soluğuna bir dua ekledim. Varlığının huzurunda nice seni seviyorum kelimelerini fısıldadım kulağına. “ Geldiğinde niye uyandırmadın beni “ der gibisin. Biliyorum. Uyandırmaya kıyamadıım işte. Eğer uyandırsaydım seni , gül kokulu Melek’lerin yüreğini güllerle yıkamasına ve yetim güvercinlerin dudaklarına baharı bırakmasına engel olacaktım. Kıyamadım o kuru dudaklarından öpmeye. Kıyamadım işte. Ve giderken her zaman beni soluman icin yüreğimi “ ılık nefesine “ bıraktım. . Kıyamadığım yüreğine nice seni seviyorum cümlelerini yolluyorum…”

“ İyi ki varsın .
Nefesine dokunamadığım,
Yüreğimde soluduğum cansın.
Sen, kıyamadığımsın,
Mutluluklarda nefes aldığımsın…”

1 Mayıs 2007

Hayatta kararlar birer kibrit miydi?

Adamin biri bilge bir kral olmakla un salmis olan kralin yanina gider.

Krala sunu sorar

'Efendim soyleyin bana hayatta ozgurluk var midir?

'Kral 'Elbette' der,'Kac bacagin var senin?

'Adam soruya sasirarak 'Iki efendim' der.

Kral 'Pekala, tek bacaginin ustunde durabilir misin?

''Elbette' diye cevap verir adam.

Kral 'O halde hangi bacagin ustunde duracagina karar ver'.

Adam biraz dusunur ve sol bacagi ustunde durmaya karar verir.

'Tamam' der kral'Simdi de oteki bacagini kaldir.

'Adam sasirir

'Bu imkansiz kralim' der.

'Gordun mu? ' der kral 'Ozgurluk budur. Sadece ilk karari almakta ozgursun. Ondan sonrasinda degil.'

Tiziano Terzani'nin "Atlikarincada Bir Tur Daha" adli kitabinda okudugum bu kucuk oyku yillardir tartisilan ozgurluk kavrami uzerinde bir kez daha dusunmeme yol acti.

Hayat gercekten boyleydi. Ilk karari aliyordun ve gerisi o ilk karara bagli olarak gerceklesiyordu. Hayat hata kabul etmiyordu.Ilk kararin dogruysa isler yolunda gidiyordu ama eger yanlis bir karar aldiysan, hersey zincirleme yanlis gidiyordu.

Mesela meslegini secerken...Hasbelkader, iyi dusunmeden, yeteneklerinin farkinda olmaksizin bir meslek sectiginde omur boyu isini zorla yapmaya mahkum oluyordun. Isinin basindayken baska bir is yapmayi ozluyordun. Ama biliyordun ki; ozgurlugunu kullanmis ilk karari vermistin ve yeniden baslama cesaretin yoktu.

Bazi insanlar vardi hayatta...Onlar ise her seyi ardlarinda birakip yeniden baslayacak kadar cesurlardi. Ama sen onlardan biri olamiyordun. Bunca emek bunca calismayi sanki copmus gibi bir cirpida ativeremiyordun.

Oysa goz ardi ettigin bir sey vardi. Hayat cok kisaydi ve mutsuz oldugun islerle zaman oldurme kayni zamanda ruhunu oldurmekle es anlamliydi.

Evlilik konusunda da iyi karar vermek gerekiyordu. Yanlis bir karar ayni evde yasayan iki dusman yaratabilirdi. Ask zorunluluga donusebilir ve hayatini cehenneme cevirebilirdi. Ilk karari aliyordun, bu konuda ozgurdun ama devaminda senin kararina bagli olmayan pek cok sey gerceklesiyordu.

Hayat kararlardan ibaretti ve kararlar birer kibritti.Dogru yerde ateslediginde seni isitacak ates, corbani kaynatacak ates oluyordu, yanlis yerde atesledigin vakit ise icinde bulundugun evle birlikte seni de yakiyordu

.Hayat oyle basite alinacak bir oyun degildi.Oyunun kurallarini bilmen ve ona gore oynaman gerekiyordu. Ama cogu zaman oyunun kurallarini bilmek yetmiyordu.

Cok daha onemli olan baska bir sey vardi. Kendini bilmek...Ne istedigini, neyin seni mutlu edecegini ve kim oldugunu, neler yapabilecegini bilmek zorundaydin. Ancak o zaman dogru kararlar veriyor ve mutlu bir hayata sahip oluyordun.

Ve kararlar birer kibritti...Ya kendini yakiyordun ya da isitiyordun. ..